Yazılar

NÂZIM HİKMET’İN PUTLARI KIRIYORUZ KAMPANYASI VE YENİ EDEBİYAT

Temmuz ve Ağustos aylarındaki yazılarında, Nâzım Hikmet’i Tevfik Fikret ve Mayakovski ile birlikte ele alan Toprak, bu ayki makalesinde ise Nâzım Hikmet’in Haziran 1929’da Resimli Ay Dergisi’nde başlattığı Putları Yıkıyoruz kampanyasını mercek altına alıyor.

ZAFER TOPRAK’TAN NÂZIM HİKMET İNCELEMELERİ

Yönetim Kurulu üyemiz Prof. Dr. Zafer Toprak’ın Nâzım Hikmet’i konu alan iki makalesi Toplumsal Tarih dergisinin Temmuz ve Ağustos sayılarında yayımlandı.

NÂZIM HİKMET KONFERANSLARI 2: NÂZIM İLE DON QUIJOTE

Nâzım Hikmet ile Don Quijote: İki Yaratıcı Asilzadenin Arzu Serüvenleri

Konuşmacı: Mahmut Temizyürek
Tarih: 6 Nisan 2015
Saat: 16:00-18:00
Yer: Demir Demirgil Salonu

Konferans ücretsiz ve herkese açıktır.

Yayımladığı 1605 yılından bu yana, dünya edebiyatının yönünü belirlemiş olan Cervantes’in yazarlığı değildi yalnızca tartışılan, “üvey babasıyım” diyerek yarattığı Don Quijote karakteri ve bu karakterin farklı zamanlardaki edebi ya da toplumsal benzerleri de tartışma konusu oldu; 400 yıl boyunca, şu ya da bu nedenle. Üstelik kitabın ilk cildinin yayımlandığını duyan başkahramanı, konakladığı bir handa kitabı şöyle bir gören Mahzun Yüzlü Şövalye’nin kendisiydi tartışmacıların ilki. Don Quijote hakkında yazılan Kitabı şöyle bir karıştırıp beğenmemiş, yazarı Cervantes’i ağır sözlerle, -yalancılık, özensizlik, saygısızlık ve cahillikle- suçlamıştı. Bu sözler de yaz(g)ısına mahkûm bir kişilik olarak gene kitap içinde geçiyordu. Şövalyelik edebiyatını bir parodiye dönüştüren kitaptaki Don Quijote zengin yorumlara ilham veren bir örnekti artık. O ise kendisini –örneğin bir yerde- en mütevazı haliyle şöyle tanımlıyordu: “Sayın Berber, ben sular tanrısı Neptün değilim. Akıllı olmadığım halde kimsenin beni akıllı sanması için de uğraşmıyorum. Ben sadece dünyaya, gezgin şövalyelik tarikatının sancaklarının dalgalandığı o mutlu çağı canlandırmamakla düştüğü büyük hatayı anlatmak için uğraşıyorum. Fakat bizim yoz çağımız…” Hakkında yazılanlara öyle bir itirazı vardı ki, birçok serüveni unutulsa da bu sözler unutulmadı; bazıları bu itirazı doğrudan benimsedi.

Nâzım, Don Kişot’u örnek alarak çıkmamıştı yoluna. 1947’ye kadar kitabı okuduğuna dair de açık bir işaret görülmez. Ama o gençliğinden bu yana, önce “fedai ruhlu” sonra da “Don Kişot karakterli” bir devrimci sayıldı. Bu yargılardan hiç gocunmadığı gibi, “yürekte çarpan (bir) akıl”la sahiplendi “ölümsüz gençliğin şövalyesi”ni. Nâzım, “Don Kişotluk ettiği” zamandan bu yana kendince şöyle biriydi: “Bir dev gibi seviyordu dev. /Ve elleri öyle büyük işler için / hazırlanmıştı ki devin,”. Ayrıca Don Quijote’nin “bu yoz çağ” dediği kapitalizme karşı üstlendiği görev ile Nâzım’ınki içerikte aynıydı. Don Quijote’nin “mutlu çağ” diye bildiği, geçmişte kalmış, bugünse acilen kurulması gereken komünal ütopya “altın çağ”ın bir benzerine Nâzım, varılacak olan “komünizm çağı” diyordu. Bu uğurda, tıpkı yaşlı şövalye gibi, 19 yaşından bu yana bu çağın gerçekleşmesi için bütün yaşamını adıyordu. Ortak mottoları şuydu: İyilik, doğruluk, güzellik, haklılık için savaşımda “şerefle” yaşamak.

Nasıl olmuştu da “paşazade” Nâzım, hem yazdıklarıyla hem yaşamıyla kendisinin de açıkça söylediği gibi “Don Kişot’a benzemişti; ( “ama, dıştaki Don Kişot’a”.) Türkiye’yi ve dünyayı yaklaşık 100 yıldır yazıp yaptıklarıyla etkileyen gerçek bir “şair*kahraman” karakter ile 400 yıldır modern bilinci her yönüyle meşgul eden hayali (üstelik deli) bir kahramanın karşılaştırmasını yapmaya kalkışmak, delilik değilse, öncelikle hangi mantığa sığıyor? Karşılaştırmaya çalışsak; bizden önce ne söylenmiş, biz ne söyleyebilir oluruz? Konumuz kısaca budur.

NH2mt

 

Poster Tasarımı: Burak Şuşut

 

“ENTELEKTÜEL TARİHİMİZDE KIRILMA NOKTASI” SERGİSİ NASIL HAZIRLANDI?

,

Küratörlüğünü Zafer Toprak’ın yaptığı ve 15 Ocak’ta sona erecek olan “Entelektüel Tarihimizde Kırılma Noktası: Nâzım Hikmet’in Açlık Grevi” sergisinin saatlerce süren kurulum macerasını, Kayıt 6 Prodüksiyon ekibi sergi meraklıları için iki dakikaya indirdi:

NÂZIM HİKMET KONFERANSLARI 15 OCAK’TA BAŞLIYOR

Nâzım Hikmet Konferansları 1
Buzul Çağının Kamburu: Bir Tür Olarak Epik ve Kuvâyi Milliye’nin Tuhaf Hikâyesi
Konuşmacı: Erkan Irmak
15 Ocak 2015 Perşembe, 16:00-18:00
Rektörlük Konferans Salonu

15 Ocak Perşembe günü saat 16:00’da, Boğaziçi Üniversitesi Rektörlük Konferans Salonu’nda ilki gerçekleştirilecek olan Nâzım Hikmet Konferansları serisi, şairin yapıtlarını, edebi ve düşünsel kaynaklarını, yarattığı etkileri, içinde yaşadığı sosyal ve siyasi atmosferi ve tarihsel bağlamı kuşatacak nitelikte olacak ve farklı disiplinlerden konuşmacılarla ilerleyecektir.

Nâzım Hikmet’in en fazla okunan ve ilgi gören metinlerinden Kuvâyi Milliye çoğu kez edebi niteliği göz ardı edilerek siyasi içeriği üzerinden değerlendirilmiştir. Oysa metnin 1930’ların sonundan 1960’ların ortalarına dek devam eden yazılış ve yayımlanış süreci son derece sıra dışı bir seyir izler. Aynı şekilde Kuvâyi Milliye‘nin türsel olarak da zihin açıcı tartışmalara imkân tanıyacak bir yapısı vardır ve metin Memleketimden İnsan Manzaraları‘nın içinde yeniden konumlandırılırken bu türsel konvansiyonlar da yeniden belirlenmiş olur. Kitabın epik kahramanlarından Kambur Kerim’in Kuvâyi Milliye‘den Memleketimden İnsan Manzaraları‘na uzanan tuhaf hikâyesi bu bağlamlar ışığında yorumlanacak, hem metne hem de metnin alımlanışına dair kavramsal bir tartışma yürütülmeye çalışılacaktır.

NHprint

Erkan Irmak hakkında

2007 yılında lisans ve 2009 yılında yüksek lisans derecelerini Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Nâzım Hikmet üzerine yazdığı yüksek lisans tezi, 2009 yılında Memet Fuat Eleştiri/İnceleme Ödülü’ne değer görüldü. Daha sonra Kayıp Destan’ın İzinde adıyla İletişim Yayınları tarafından kitap olarak yayımlanan bu çalışma 2011 yılında eleştiri alanında Cevdet Kudret Jüri Ödülü’nü aldı. 2009 yılından beri Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdüren Irmak, Şehir Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Irmak’ın çeşitli dergi ve kitaplarda yayımlanmış makale, deneme ve çevirileri bulunuyor.

 

Etkinlik ücretsiz ve herkese açıktır.

Poster Tasarımı: Burak Şuşut

 

HAFIZANIN MASALI PEŞİNDE İKİ ÖRNEK: MASALLARIN MASALI

[…]
Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…

7 Mart 1958 tarihli Masalların Masalı, Nâzım Hikmet’in en dingin ve düşündürücü şiirlerinden bir tanesi. Hikmet, şair ve çınar imgesiyle açtığı şiirini, dizeler ilerledikçe onlara eklemlenen ve ardından tek tek kaybolan başka imgelerle (kedi, güneş) sürdürürken sonunda yine en başa, hatta bunun da öncesine, yazma eyleminin kendisine dönüyor gibi şiiri noktalarken. Ömür, nesnelerle bütünleşirken yine kendi parçasının, yani başka bir nesnenin (suyun şavkı) temasıyla var oluyor Masalların Masalı‘nda. Tekrarlanan ve bir kaybolup bir ortaya çıkan bu imgeler, hafızanın koridorlarında unutulmuş hatırları bir araya getirip yazınsal bir kompozisyonda bütüncüllüğe ulaştırma çabasının imleyicileri haline geliyor. Kelimelerle gözlerimizin önünde son derece canlı ve hareket halinde bir sahne yaratan Nâzım Hikmet, hafızanın işleyişini ve hayatla olan güçlü bağını büyük bir naiflikle ortaya koyuyor.

tumblr_nhcn98xAkH1tyqsfuo1_500Ve tüm bu deneyim, yansımasını 1979 yılında gösterime giren incelikle bir animasyon filminde buluyor. Sovyet Rusya’sında doğmuş, çocukluğu İkinci Dünya Savaşı’na dair anılarla dolu yönetmen Yuri Norstein’ın kendi çocukluk hatıralarından yola çıkarak filme aldığı Skazka Skazok (Masalların Masalı), Rusya tarihindeki belli bir dönemin izini sürerken hayatın doğrusal olmayan, karmaşık, zıtlıklara dayanan (eğlence-savaş, ışık-karanlık) dinamiğini de ortaya koyuyor. İsmini Nâzım Hikmet’in aynı adlı şiirinden alan ve hem 1984 hem de 2002 yıllarında Tüm Zamanların En İyi Animasyonu ödülünü alan Masalların Masalı, Norstein’ın hafızasına dağılmış hatıraların görsel bir dökümü.

Hafızanın işleyişine atıfla belli bir kronolojiyi takip etmekten uzak olan film, Norstein’ın çocukluk yıllarına dair en belirgin imgelerden biriyle, bebeğini emziren anne figürü, ve hikâyenin tamamına da izleri yayılan ünlü bir Rus ninnisiyle açılıyor. Sonrasındaysa yönetmenin zihninde yer etmiş çeşitli nesneler (savaş sonrası yaşadığı komün apartmanı, ünlü bir tango şarkısı, elma, düşük seviyede ışık veren ampuller…) ardışık olmayan bir sırayla, kimi kez yinelenerek karşımıza çıkıyor. Uçan kuşların, dökülen yaprakların, trenin hatta dikiş makinesi tekerinin çıkardığı seslerle görsel olduğu kadar işitsel bir sahneler dizisi de ortaya çıkaran Norstein, çınar başında miskin bir kediyle oturmuş şairiyle de Nâzım Hikmet’e selam göndermeyi ihmal etmiyor. Filmin çekimleri için hazırlanan teklif belgelerinde filmin bel kemiğinin bir şair hakkında olabileceği fakat bu şairin ille de görünür olması gerekmediğinin altının çizildiğini de belirtmeli.

Hayat ve hafızanın sanatın farklı iki alanında nasıl somutlaştırılacağı üzerine olan bu iki örnek de dikkatli incelemelerin parçası olmayı bekliyor gibi…

Not: Filmin yapımına ilişkin verilen bilgiler için Clare Kitson’ın Yuri Norstein and Tale of Tales: An Animator’s Journey kitabından yararlanılmıştır.