“Dünya bir tuhaflaştı. Kimse yarın ne olacağını kestiremiyor.”
― Nâzım Hikmet, Kan Konuşmaz

 

Toplumsal tanıklığımızın sınırlarının giderek zorlandığı şu günlerde, kestirilemez olan gözlerimizi açıp kapayıncaya kadar normal hale gelmekte. Tuhaf, alışıldık olanın içine çekilirken alışkanlıklarımız da birer reflekse dönüşmekte.

Fark etmenden alıştığımız bir olgu var ki o da öfke. Tahammülsüzlük en kolay şey. Öfkeyi “meşru kılacak” sebepler, insanların sesinden rahatsız olup Tufan’ı indiren Tanrılardan, bir “cinnet” anında eşi ve çocuklarına ateş eden babaya kadar pek çok anlatıda kendilerini göstermekte. Bu bireysel hiddet öyle ileri ki kamusal bilincin “bir orman gibi kardeşçesine” yaşama pratiği de giderek zayıflamakta. Öfkenin bulanıklaştırdığı vicdanın giderek sahneden çekilişi giderek ne toplum ne de insan ol(a)mama noktasına getiriyor bizleri.

Bu durumun en dikkate değer imleçlerinden biri de sıradanlaşan öfkemizin somutlaşan bir zemin bulduğu linç kavramı. “Linç kavramına dair kolektif hafızamızda biriken algı, kavramın barındırdığı barbarlığı içerecek anlamı budayarak onu normalleştirmeye koşuyor.”[1] Toplumsal tanıklığımız da normal olanın bir tehlike teşkil etmeyeceğine ilişkin varsayımla hareket ettiğinden onu unutma içgüdüsüyle hareket ediyor. Normalleşen şiddet, aksi halde üzerinde taşması gereken tüm uyarı ışıklarından azade kalıyor ve şiddet eylemine başvuru giderek çok daha kolay hale geliyor.

Yine de bugün uyarı ışıkları her zamankinden daha dikkat çekici. Derin bir dalıştan yüzeye çıkar gibi, ağır ama yüzeye yaklaştıkça artan bir bilinçle ilerliyoruz. Bu noktada, şimdiyi konuşurken dünü hatırlamak da önem kazanıyor.

Kaybettiklerimizi yaşadıklarıyla, yaşananlarla hatırlıyoruz.

İşte onlardan biri, Çetin Altan.

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Altan, özgürlük ve demokrasiyi sözde değil özde savunan usta kalemlerden biriydi. Düşünce ve eylemleri pek çoklarının hayatında izler bıraktığı gibi pek çoklarını da yukarıda sözü geçen bir öfke-şiddet durumuna itmişti. Bu durumun en büyük yansıması da kendini neredeyse linçe evrilen bir şiddet olayında göstermişti.

1965- 1969 yılları arasında milletvekilliği yapan Altan, resmi olarak vatan haini kabul edilen Nâzım Hikmet’i en büyük vatan şairi gördüğü için neredeyse mecliste can veriyordu.

İçişleri Bakanlığı’nın bütçe toplantısının yapıldığı 1968 yılının Şubat ayında, iktidardaki Adalet Partisi (AP) ile Türkiye İşçi Partisi (TİP) arasındaki gerginlik hat safhadaydı. 19 Şubat’ı 20’sine bağlayan gecede tartışmalar devam ederken bir sularına doğru meclisteki hararet iyice yükselmişti. Cumhuriyet gazetesinin haberine göre olaylar şöyle gelişmişti:

“Sabah saat 01’e doğru söz alan İçişleri Bakanı Faruk Sükan rejim meselesine dokunmuş ve TİP Genel Başkanının ve TİP sözcülerinin yurtta yaptığı çeşitli konuşmalardan örnekler vererek Türkiye İşçi Partisinin bir Komünist partisi olduğunu iddia etmiştir.

Bakan bir ara Baas partisinden bahsederek bu partinin Komünist olduğunu söyleyince YTP’li Ali Karahan “Baas Partisi Komünist partisi değildir” diye bağırmıştır.

Başkan, konuşmasına devam etmiş TİP’liler Karahan’la konuşarak onu sözlerini tekrarlamasını temine çağırmışlardır. Bu arada Başkan Nurettin Ok TİP’lilere müdahale ederek “Karahan’ı tahrike yeltenmeyin” demiştir.

Başkan devamlı söz atan Yunus Koçak’a arka arkaya iki ihtar bir takbih cezası vermiştir.

Faruk Sükan TİP için “Moskova’dan emir alıyorlar” deyince TİP’li Çetin Altan “Siz de Amerika’dan alıyorsunuz” diye müdahale etmiş, bunun üzerine Başkan Ok, Altan’a iki ihtar ve bir takbih cezası vermiştir.

Konuşmasına devam eden İçişleri Bakanı “Anayasa nizamını çoktan değiştirmek isteyenlerin daha önce söylediğim gibi nefes alışlarını bile takip etmekteyiz, bunların nefesleri votka kokar” demiştir.

Bakan konuşmasının bir yerinde TİP’li Çetin Altan’a dönerek “Çetin Altan sana soruyorum, siz Türk mahkemesinin mahkûm ettiği Nâzım Hikmet’e vatan şairi dediniz mi?” demiştir.

Altan buna “Evet, Nâzım Hikmet en büyük Türk şairidir” cevabını vermiştir.

Bakan, henüz “Çetin Altan sana soruyorum” derken ayaklanan bir kısım AP’liler sıralar arasında yer alan orta geçit yerinden saldırıya geçmişler, ancak burada CHP’liler ve bazı GP’lilerce durdurulmuşlardır. Bunun üzerine AP’li Kemal Bağcıoğlu ve Ahmet Ateşoğlu, basın locasının önünden geçmek suretiyle arkadan bir sızma hareketine girmişler ve TİP’lilere hücum etmişlerdir. Bu durumda AP’lileri önleme gayreti suya düşmüş, Hamido lakabıyla tanınan Hamit Fendoğlu, Kasım Önadım, Şevki Güler, İsmet Angi ve diğer AP’liler TİP’lilere saldırmışlardır.

Önadımdan bir yumruk yiyen Çetin Altan yere yuvarlanmış ve diğer AP’liler tarafından tekmelenmiştir…”

Bu olay, meclisteki gündüz toplantılarında ve basında da geniş yankı bulmuş, İnönü gündem dışı söz alıp olayı kınarken, Demirel ise daha sonra yaptığı açıklamada şöyle demiştir:

“Bütçe müzakereleri yaklaşan seçimler için bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır…memlekete baskı havası yayılmak istenmektedir. Dün akşamki üzücü hâdise, hükümet temsilcisine lâf atılarak başlamıştır. Bir üye, Cumhuriyet ve onun hâkimlerini hiçe sayarak Nâzım Hikmet’e (Vatan Şairidir) demiştir. Bunun adına tahrik derler. Yapmayınız. Sonra olaylar büyümüştür. Bu zabıtlara ilk defa Nâzım Hikmet’in (Vatan Şairi) olduğu sözü girmiştir.”

Çetin Altan, yıllar sonra olayın sonrasında yaşananları Oral Çalışlar’a anlatırken sindirme eylemlerine karşı nasıl bir tutum izlediğini anlatmıştır;

“Bir santimetre beyaz etim yoktu, ama başımı saklamıştım bir banyo yaptım, yazımı da yazdım, ertesi gün çıktım geldim. Üç aya kalkamaz, kemikleri kırıldı diye konuşuyorlarmış, beni görünce hortlak görmüş gibi oldular.”[2]

Çetin Altan mücadeleyi hiçbir zaman bırakmadığı hayatının son köşe yazısında yorgunlukların da yenilgilerin de farkındaydı ama umudun yitirilmemesi gereken, ışığı her zaman yanık bırakacak tek değer olduğunun da bilincinde:

“Hayallerinizden, ümitlerinizden, mücadelenizden vazgeçmeyin.

Amacınıza ulaşamazsanız da, bu amacı gelecek kuşaklara devretseniz de, kozmosla son hesaplaşmanızda, “daha iyi bir dünya için biz de fena mücadele etmedik” diyebilirsiniz.

Bu da az şey değildir. Buruk da olsa, yorgun gözlerinizde bir tebessüm yaratır.

O tebessümlerin çoğalması da elbet bir gün kurtarır bu ülkeyi.

Enseyi karartmayın.”

Görülüyor ki mesele artık mücadeleyi sıradanlaşana karşı vermekte. Tuhaf günlerden korkmak, daha da kötüsü onları benimsemek yerine tam da gözlerinin içine bakıp “seni görüyorum!” diyebilmeli insan. Ne de olsa “bu cehennem, bu cennet bizim”…

 

[1] Aybars Yanık, “”Linç” Fıtratta Olunca Demek…”, Birikim Dergisi

[2] Oral Çalışlar, “Çetin Altan’ı Meclis’te dövdüklerinde…”, Radikal.