ATİLLA BİRKİYE’NİN KALEMİNDEN: SAAT 21-22 ŞİİRLERİ YA DA BİR KALBİN KARASEVDÂ ŞARKILARI

Nâzım Hikmet’in şiirini “anlamak”, çözümlemek ya da üstüne konuşmak için onun gerçek yaşamını da bilmek gerekir. Şiirin esin kaynakları kendi yaşadıklarındandır; yaşamı ile şiiri iç içedir.

ADNAN BİNYAZAR’IN KALEMİNDEN: NÂZIM’IN ŞİİRİ

İllüstrasyon: Selçuk Demirel

İllüstrasyon: Selçuk Demirel

Toplumsal gelişmenin her aşamasında halkı aydınlatacak, ona gerçekleri bilinçle kavramanın yolunu gösterecek biri çıkmıştır. En ilkel toplumlarda bile, Goethe’nin deyimiyle, “ışığı duyanlar” vardır. Gelişme onların halklara tuttuğu ışıkla oluyor. Söyleyeni bilinmediği için “atasözü” kavramıyla adlandırdığımız, erdemli kişilerin ağzından çıkan düşünsel sözler, topluma yol göstermenin, ya da toplumda işleyiş sakatlığını vurgulamanın ilk belirtileridir. Halkın ortak ürünü sayılsa da, türkülerdeki lirik söyleyişler de gerçekte tek bir yüreğin ürünüdür. Özgürlük kavramının okumuş yazmışlar arasında tartışıldığında Namık Kemal, devlette soygun düzeninin artık iyice yüze çıktığında Tevfik Fikret, demokrasinin gizli perdesi altında kişi ve toplum haklarının insanlık dışı uygulamalarla yok edildiğinde Nâzım Hikmet, ve onlar gibi birçok şair, yazar kamunun sesi olmuştur. Fuzuli’nin Şikâyetname’sindeki kişisel coşku, onlarda toplumsal sorumluluğa dönüşmüştür.

Şairler ve yazarlar toplumun gönüllü öncüleridir. Gördüklerini gizlemeden aktarmak onların namusudur. Uygarlığın gelişim sürecinde, halklar onların başkaldırılarından güç almışlardır.

Toplumda uç veren düşüncenin yaygınlaşmasında şiir bir araç gibi görülebilir. Şiirin doğaçlama alanlarından biri olan ninni bile, düşünsel iletinin ezgiyle dile getirilmesidir. Saptanabilse de, ninni söyleyen bir ananın çevresine, kendi özüne yönelttiği eleştiriler, çocuğunun geleceğine tuttuğu aydın düşünceler gün yüzüne çıkarılsa… Ezgisiz ninni söyleyen ana yoktur. Alışılmış ninninin kalıplarını kırıp yüreğini özgürlüğe erdiren ana da… Kalıbı kırdı mı, orada alışkanlıkların yerini yaratıcılık alıyor. Ana ninnisinden yoksun çocuğun şiiri de olmuyor. Nâzım gibi bir şair yetiştirip ondan yıllarca uzak kalan halkın ağzından memesi çekilmiş, kulağındaki ninni kesilmiştir. Doğumundan yüz yıl sonra Nâzım’ın şiiri, halkının ağzında meme, kulağında ninni oluyor.

Ninnide ezgi ne ise, düşüncede de şiir odur. Düşünce ezgiyi, ezgi düşünceyi yok ettiğinde, ortada kuru bir anlatım kalır. Bu aşamada devreye şiir girmez, onun yerini başka anlatılar alır. Şairin çok, “şiir”in az olması bundandır.

Nâzım’ın şiiri, gücünü duygu-ileti(mesaj)-şiirsel ezgi arasında kurduğu dengeden alır. Sanki bu dengeyi kuran şair değil de, şiirsel iç güçtür. “Kerem Gibi”de; sözcük seçimi, sözcükleri istifleme, geleneksel anlatının çağrışımsal gücünden yararlanma, “Hava kurşun gibi ağır!!” tümcesinin çift ünlem, üç nokta ve noktayla yinelenmesi, şiirsel ezgiyi öne çıkarır. Şiirin temel iletisi olan “Ben yanmasam / sen yanmasan / biz yanmasak, / nasıl / çıkar / karanlıklar / aydınlığa…” dizesinin istifi bozulup ezgisi ortadan kaldırılırsa, ortada alışılmış söz dizilerinden başka ne kalır…

Şair, mimar gibi, planını ustaya verip bir köşeye çekilmiyor. Yapı’nın temelini atan da, harcını karan da, onu masasından perdesine döşeyen de o! Nâzım, şiirimizde bu dengeyi gözeterek duygu yüklü şiirler yazmış, yeri gelince onu duygusallık tahtından indirmeyi de bilmiştir. O ölçüde, şiiri kuru iletinin tuzağına düşmekten kurtaran da Nâzım’dır. Yoksa, “Karıma Mektup”ta; başı sızlayan, yüreği sersemleşen “kalbinin kızıl saçlı bacısı” birdenbire nasıl “bir fanila don” gerçeğiyle karşı karşıya getirilebilir! Şairin gerçeği kendi içinden kaynar. Nâzım, toplumsal sorunları kendi yaşamının odağında sindirmiştir şiirine. İçerikte ve biçimde yaptığı yeniliklerin beslendiği kaynak bu olmuştur. İlk şiirlerinde görülen Necip Fazıl, Faruk Nafiz, Mayakovski etkilerinin saman alevi gibi bir görünüp yok olması da buna bağlanabilir. Nâzım’ın yalnızca okumuş kesimce değil, işçilerce de benimsenmiş olmasının temelinde yatan da budur. Şiirinin dinamosu; yaşadıkları, toplumun sesini arayıp bulması, otoriteye gözü peklikle karşı duruşu, antidemokratik uygulamalara inançla direnişidir. Bu tutumuyla toplumda bilinçli bir direnç gücü yaratmış; bu duyguları besleyen sütü bol bir “ana” olmuştur.

Nâzım’ın, şiiriyle düşüncede ve eylemde öncü olduğunu belirtmeye gerek yok. Eskinin kalıplarını reddetmez; ama bununla da yetinmez, şiirin gerektirdiği yeni biçimler arar. Dar anlam alanlarına sıkışıp kalmış şiirimiz Nâzım’la içerik kazanmış, Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’ndan Kuvayı Milliye’ye, Memleketimden İnsan Manzaraları’na, şiire halkın yaratıcı söylemi onunla girmiştir. Nâzım’ın biçim yönünden Mayakovski’den etkilendiği ileri sürülür. Şiirde düşünsel esintilerin etkisinden söz edilebilir; ama kendini bilen hiçbir şairde belirgin olarak biçimsel öykünmelere rastlanmaz. Şair biçimlerden biçim çıkarır. Serbest ölçü (vezin) denen, sesi hiçbir zaman bir yana itmeyen bu yeni ölçüyü anlamsal içeriği yansıtacak esnekliğe kavuşturmada Nâzım’ın emekleri büyüktür. Şiirine biçim aramada etkisinde kaldığı Mayakovski’nin de klasik ölçüleri kullanan bir şair olduğunu ileri süren Nâzım, bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getiriyor: “Evvela hiçbir şekil imkânını, tarzını inkâr etmiyorum. Şiir kafiyeli de, kafiyesiz de, bağırarak da, fısıldayarak da yazılabilir; yeter ki yazılacak şey olsun ve bu yazılacak şey en uygun şeklini, en ustaca bulmuş olsun. (…) Ben şimdi bütün şekillerden faydalanıyorum. Halk edebiyatı vezniyle de yazıyorum, kafiyeli de yazıyorum. Tersini de yapıyorum. En basit konuşma diliyle, kafiyesiz, vezinsiz de şiir yazıyorum.” Kuşkusuz, “Karayılan der ki: Harbe oturak, / Kilis yollarından kelle getirek, / nerde düşman varsa orda bitirek, / vurun ha yiğitler namus günüdür…” dörtlüğü çağdaş şiirdeki yerini bu anlayışla alıyor.

Bir şairi ulusallıktan evrenselliğe erdiren, halkının kültürel değerleri ve söylem gücüdür. Bu değerlerin başında dil gelir. Şair, kendi dilinin; söylemini o dille biçimlendirmiş halkın sesiyle kurar şiirini. Şair şairse, çok kimsenin anlamakta güçlük çekeceği sözcüklerle de, konuşma dilinin en uçtaki argosuyla da kendi şiirinin yaratıcısı olabilir. Şiir, sözcüklere karşı verilen bir savaştır. Bu savaşın sonunda sözcükler başkalaşıma uğrayarak şairin damgasını yer. Sözcüklerin biçimi, çağrışımı her şiirde değişir. Sözcük, şiirde yoksulu şah, şahı yoksul yapar. Nâzım’ın şiiri bir sözcükler senfonisidir. Halk veznini ve Divan yazını öğelerini “âzami haddinde” kullandığı Bedreddin Destanı‘ndaki sözcüklerin çağrışımı ile; halk şiirinin söylem gücüyle yazdığı Kuvayı Milliye; ya da, konuşma dilinin bütün arayışlarıyla öyküleştirdiği Memleketimden İnsan Manzaraları’nda kullandığı sözcüklerin anlamsal çağrışımları birbirinden farklı­dır. Nâzım, şiirinde, çağların işlemez kıldığı sözcükleri donmuş anlam kalıplarından kurtarmış, onlara toplumun duygu ve dü­şünce damarlarıyla algılayabileceği geniş anlam alanları yarat­mıştır. Nâzım, kentlinin ya da köylünün şiirini yazmamış, bir toprakta var olan bütün insanların gerçeğini kavrayarak onlara evrenselliğin yollarını açmıştır.

Şair biçim aktarıcısı değil, biçim kurucudur. Örneğin koca bir Divan yazını belli kalıplar içinde dönense de, şiirimiz Baki gibi, Fuzuli gibi, Nedim gibi, Yahya Kemal Beyatlı gibi, şiirselliği biçimi aşan şairler yetiştirmiştir. Kendilerini nice kurallar­la sıkıştırmış olsalar da, hiçbirinin şiiri aynı sesi vermez. Nâzım’ın öncülüğü, yazınımızın geçirdiği bütün deneyimleri şiirine sindirip, kendi anlam alanını belirlemesine ve yüzyıllık kalıpları aşarak kendi biçimini kurmasına bağlanabilir. Halk yazınından Divan yazınına, destanlara, söylencelere, halk hikâyele­rine; Nâzım’da bütün şiir serüvenimizin izi, sesi, anlam inceli­ği vardır.

Nâzım, şiirinin anlam alanlarını şu görüşüyle çiziyor: “Sevdadan da, barıştan da, inkılaptan da, hayattan da, ölümden de, sevinçten de, kederden de, umuttan da, umutsuzluktan da söz açıyorum; insana has olan her şey şiirime de has olsun isti­yorum. İstiyorum ki, okuyucum bende, yahut bizde, bütün duygularının ifadesini bulsun. (…) Ben hem yalnız kendimden bahseden şiirler yazmak istiyorum, hem bir tek insana, hem milyonlara seslenen şiirler. Hem bir tek elmadan, hem sürülen topraktan, hem zindandan dönen insanın ruhundan, hem kitle­lerin daha güzel günler için savaşından, hem bir tek insanın sevda kederlerinden bahseden şiirler yazmak istiyorum; hem ölüm korkusundan, hem ölümden korkmamaktan bahseden şi­irler yazmak istiyorum.”

Nâzım, şiirlerini bu yolda yazıp dilinin aydınlığını çağımı­zın onurlu insanının yüreğine işlediği içindir ki, öldüğünde, Neruda’ya ölüm denen o sonsuz ayrılığın acısını yaşatarak, “Ni­çin öldün Nâzım? / Ne yaparız şimdi biz / şarkılarından yok­sun?” dedirtmiştir. Doğumunun 100. yılında halkımız, yıllardır yoksun kaldığı bu “şarkılar”a kavuşmanın sevincini yaşıyor.

Adnan Binyazar, Edebiyatın Dar Yolu, Can Yayınları

 

BEHÇET ÇELİK’İN KALEMİNDEN: NÂZIM HİKMET’İN HİKÂYELEŞTİRDİKLERİ

Şairdir, komünisttir, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, demiştir bu isimli romanında, bunlar bilinir de, Nâzım Hikmet’in hikâye yazdığı pek bilinmez. Oysa Türkçenin bu büyük şairi yüzden fazla hikâye kaleme almış.

AYFER TUNÇ’UN KALEMİNDEN: NÂZIMSEVER KÜÇÜK KOMÜNİSTİN HİKÂYESİ

“Öğretmenlerin hepsi çok kızgın, çok tedirgin ve bu suçu işleyeni cezalandırmaya kararlı görünüyorlarmış.”

KÜÇÜK İSKENDER’İN KALEMİNDEN: NÂZIM’IN HİKMETİ

Kimi şairler hayatın peşinde koşar: Onlar aslında kaybettikleri insanlıklarını, hiç tanışmadıkları incelikleri ve fikirleri bulma telaşındadırlar.

TARIK AKAN VE NÂZIM HİKMET

Tarık Akan’ı usta sanatçılığı ve mücadeleci kişiliğinin yanı sıra, Nâzım Hikmet’in mirasının yaşatılmasına yaptığı katkılardan dolayı da minnetle hatırlayacağız…

NÂZIM HİKMET, ÜÇÜNCÜ ENTERNASYONAL VE MAHATMA GANDHİ

Zafer Toprak Toplumsal Tarih dergisinin Aralık 2015 sayısında, Üçüncü Enternasyonal’in ve büyük bir olasılıkla Hikmet’in Mahatma Gandhi’ye karşı tutumunu ele alıyor.

SIRADANLAŞAN ÖFKE VE TOPLUMSAL TANIKLIKTA BİR İZ: ÇETİN ALTAN VE “VATAN ŞAİRİ” NÂZIM HİKMET

“Dünya bir tuhaflaştı. Kimse yarın ne olacağını kestiremiyor.”
― Nâzım Hikmet, Kan Konuşmaz

 

Toplumsal tanıklığımızın sınırlarının giderek zorlandığı şu günlerde, kestirilemez olan gözlerimizi açıp kapayıncaya kadar normal hale gelmekte. Tuhaf, alışıldık olanın içine çekilirken alışkanlıklarımız da birer reflekse dönüşmekte.

Fark etmenden alıştığımız bir olgu var ki o da öfke. Tahammülsüzlük en kolay şey. Öfkeyi “meşru kılacak” sebepler, insanların sesinden rahatsız olup Tufan’ı indiren Tanrılardan, bir “cinnet” anında eşi ve çocuklarına ateş eden babaya kadar pek çok anlatıda kendilerini göstermekte. Bu bireysel hiddet öyle ileri ki kamusal bilincin “bir orman gibi kardeşçesine” yaşama pratiği de giderek zayıflamakta. Öfkenin bulanıklaştırdığı vicdanın giderek sahneden çekilişi giderek ne toplum ne de insan ol(a)mama noktasına getiriyor bizleri.

Bu durumun en dikkate değer imleçlerinden biri de sıradanlaşan öfkemizin somutlaşan bir zemin bulduğu linç kavramı. “Linç kavramına dair kolektif hafızamızda biriken algı, kavramın barındırdığı barbarlığı içerecek anlamı budayarak onu normalleştirmeye koşuyor.”[1] Toplumsal tanıklığımız da normal olanın bir tehlike teşkil etmeyeceğine ilişkin varsayımla hareket ettiğinden onu unutma içgüdüsüyle hareket ediyor. Normalleşen şiddet, aksi halde üzerinde taşması gereken tüm uyarı ışıklarından azade kalıyor ve şiddet eylemine başvuru giderek çok daha kolay hale geliyor.

Yine de bugün uyarı ışıkları her zamankinden daha dikkat çekici. Derin bir dalıştan yüzeye çıkar gibi, ağır ama yüzeye yaklaştıkça artan bir bilinçle ilerliyoruz. Bu noktada, şimdiyi konuşurken dünü hatırlamak da önem kazanıyor.

Kaybettiklerimizi yaşadıklarıyla, yaşananlarla hatırlıyoruz.

İşte onlardan biri, Çetin Altan.

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Altan, özgürlük ve demokrasiyi sözde değil özde savunan usta kalemlerden biriydi. Düşünce ve eylemleri pek çoklarının hayatında izler bıraktığı gibi pek çoklarını da yukarıda sözü geçen bir öfke-şiddet durumuna itmişti. Bu durumun en büyük yansıması da kendini neredeyse linçe evrilen bir şiddet olayında göstermişti.

1965- 1969 yılları arasında milletvekilliği yapan Altan, resmi olarak vatan haini kabul edilen Nâzım Hikmet’i en büyük vatan şairi gördüğü için neredeyse mecliste can veriyordu.

İçişleri Bakanlığı’nın bütçe toplantısının yapıldığı 1968 yılının Şubat ayında, iktidardaki Adalet Partisi (AP) ile Türkiye İşçi Partisi (TİP) arasındaki gerginlik hat safhadaydı. 19 Şubat’ı 20’sine bağlayan gecede tartışmalar devam ederken bir sularına doğru meclisteki hararet iyice yükselmişti. Cumhuriyet gazetesinin haberine göre olaylar şöyle gelişmişti:

“Sabah saat 01’e doğru söz alan İçişleri Bakanı Faruk Sükan rejim meselesine dokunmuş ve TİP Genel Başkanının ve TİP sözcülerinin yurtta yaptığı çeşitli konuşmalardan örnekler vererek Türkiye İşçi Partisinin bir Komünist partisi olduğunu iddia etmiştir.

Bakan bir ara Baas partisinden bahsederek bu partinin Komünist olduğunu söyleyince YTP’li Ali Karahan “Baas Partisi Komünist partisi değildir” diye bağırmıştır.

Başkan, konuşmasına devam etmiş TİP’liler Karahan’la konuşarak onu sözlerini tekrarlamasını temine çağırmışlardır. Bu arada Başkan Nurettin Ok TİP’lilere müdahale ederek “Karahan’ı tahrike yeltenmeyin” demiştir.

Başkan devamlı söz atan Yunus Koçak’a arka arkaya iki ihtar bir takbih cezası vermiştir.

Faruk Sükan TİP için “Moskova’dan emir alıyorlar” deyince TİP’li Çetin Altan “Siz de Amerika’dan alıyorsunuz” diye müdahale etmiş, bunun üzerine Başkan Ok, Altan’a iki ihtar ve bir takbih cezası vermiştir.

Konuşmasına devam eden İçişleri Bakanı “Anayasa nizamını çoktan değiştirmek isteyenlerin daha önce söylediğim gibi nefes alışlarını bile takip etmekteyiz, bunların nefesleri votka kokar” demiştir.

Bakan konuşmasının bir yerinde TİP’li Çetin Altan’a dönerek “Çetin Altan sana soruyorum, siz Türk mahkemesinin mahkûm ettiği Nâzım Hikmet’e vatan şairi dediniz mi?” demiştir.

Altan buna “Evet, Nâzım Hikmet en büyük Türk şairidir” cevabını vermiştir.

Bakan, henüz “Çetin Altan sana soruyorum” derken ayaklanan bir kısım AP’liler sıralar arasında yer alan orta geçit yerinden saldırıya geçmişler, ancak burada CHP’liler ve bazı GP’lilerce durdurulmuşlardır. Bunun üzerine AP’li Kemal Bağcıoğlu ve Ahmet Ateşoğlu, basın locasının önünden geçmek suretiyle arkadan bir sızma hareketine girmişler ve TİP’lilere hücum etmişlerdir. Bu durumda AP’lileri önleme gayreti suya düşmüş, Hamido lakabıyla tanınan Hamit Fendoğlu, Kasım Önadım, Şevki Güler, İsmet Angi ve diğer AP’liler TİP’lilere saldırmışlardır.

Önadımdan bir yumruk yiyen Çetin Altan yere yuvarlanmış ve diğer AP’liler tarafından tekmelenmiştir…”

Bu olay, meclisteki gündüz toplantılarında ve basında da geniş yankı bulmuş, İnönü gündem dışı söz alıp olayı kınarken, Demirel ise daha sonra yaptığı açıklamada şöyle demiştir:

“Bütçe müzakereleri yaklaşan seçimler için bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır…memlekete baskı havası yayılmak istenmektedir. Dün akşamki üzücü hâdise, hükümet temsilcisine lâf atılarak başlamıştır. Bir üye, Cumhuriyet ve onun hâkimlerini hiçe sayarak Nâzım Hikmet’e (Vatan Şairidir) demiştir. Bunun adına tahrik derler. Yapmayınız. Sonra olaylar büyümüştür. Bu zabıtlara ilk defa Nâzım Hikmet’in (Vatan Şairi) olduğu sözü girmiştir.”

Çetin Altan, yıllar sonra olayın sonrasında yaşananları Oral Çalışlar’a anlatırken sindirme eylemlerine karşı nasıl bir tutum izlediğini anlatmıştır;

“Bir santimetre beyaz etim yoktu, ama başımı saklamıştım bir banyo yaptım, yazımı da yazdım, ertesi gün çıktım geldim. Üç aya kalkamaz, kemikleri kırıldı diye konuşuyorlarmış, beni görünce hortlak görmüş gibi oldular.”[2]

Çetin Altan mücadeleyi hiçbir zaman bırakmadığı hayatının son köşe yazısında yorgunlukların da yenilgilerin de farkındaydı ama umudun yitirilmemesi gereken, ışığı her zaman yanık bırakacak tek değer olduğunun da bilincinde:

“Hayallerinizden, ümitlerinizden, mücadelenizden vazgeçmeyin.

Amacınıza ulaşamazsanız da, bu amacı gelecek kuşaklara devretseniz de, kozmosla son hesaplaşmanızda, “daha iyi bir dünya için biz de fena mücadele etmedik” diyebilirsiniz.

Bu da az şey değildir. Buruk da olsa, yorgun gözlerinizde bir tebessüm yaratır.

O tebessümlerin çoğalması da elbet bir gün kurtarır bu ülkeyi.

Enseyi karartmayın.”

Görülüyor ki mesele artık mücadeleyi sıradanlaşana karşı vermekte. Tuhaf günlerden korkmak, daha da kötüsü onları benimsemek yerine tam da gözlerinin içine bakıp “seni görüyorum!” diyebilmeli insan. Ne de olsa “bu cehennem, bu cennet bizim”…

 

[1] Aybars Yanık, “”Linç” Fıtratta Olunca Demek…”, Birikim Dergisi

[2] Oral Çalışlar, “Çetin Altan’ı Meclis’te dövdüklerinde…”, Radikal.

 

NÂZIM HİKMET’İN PUTLARI KIRIYORUZ KAMPANYASI VE YENİ EDEBİYAT

Temmuz ve Ağustos aylarındaki yazılarında, Nâzım Hikmet’i Tevfik Fikret ve Mayakovski ile birlikte ele alan Toprak, bu ayki makalesinde ise Nâzım Hikmet’in Haziran 1929’da Resimli Ay Dergisi’nde başlattığı Putları Yıkıyoruz kampanyasını mercek altına alıyor.