Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi, Nâzım Hikmet’i ölüm yıldönümü olan 3 Haziran 2021’de Burcu Alkan, Mediha Göbenli, Çimen Günay-Erkol, Kenan Behzat Sharpe ve Mehmet Hakkı Suçin’in konuşmacı olarak katılacağı ve moderatörlüğünü Murat Gülsoy’un üstleneceği bir panel ile anıyor.

Nâzım Hikmet’i doğumunun 118. yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılacak olan bir konferansla anıyoruz. Esra Dicle’nin Nâzım Hikmet tiyatrosunu çeşitli yönleriyle ele alacağı konferans, 15 Ocak Çarşamba günü saat 16:00’da Albert Long Hall’da başlayacak.

Nâzım Hikmet’i döneminin edebiyat insanları ve entelektüelleriyle kurduğu ilişkiler bağlamında ele alan iki panel ile 15 Ocak’ta Boğaziçi Üniversitesi’nde anıyoruz.

15 Ocak’ta Boğaziçi Üniversitesi’nde Nâzım Hikmet’in yaşadığı dönemin sanatını, edebiyat, resim, heykel, mimari, fotoğraf ve sinemadan örneklerle ele alıyoruz.

Nedim Gürsel, Dünya Şairi Nâzım Hikmet adlı yapıtından yola çıkarak Nâzım Hikmet’in şiirinde yenilik ve gelenek sorununu ele alacak.

20 Ekim’de “Nâzım Hikmet Konferansları” kapsamında Nâzım Hikmet’in Arap Şiiri üzerindeki etkisini ele almak üzere Prof. Dr. Mehmet Hakkı Suçin’i ağırlıyoruz.

Nâzım Hikmet’i 115. doğum gününde Toplumcu Gerçekçilik akımının edebiyat, şiir, mimari ve tiyatrodaki yansımalarının konuşulacağı bir panelle anıyoruz.

Zafer Toprak fütürizm, konstrüktivizm gibi öncü sanat akımlarının, Nâzım Hikmet’in Türkiye’de modernizmin temelini atmasında oynadığı rolü ele alacak.

Kendisini her şeyden önce bir kalem işçisi olarak tanımlayan Nâzım Hikmet’in eserlerini ve dünyasını farklı disiplinlerden bakışlarla ele almayı hedefliyoruz.

Nâzım Hikmet ile Don Quijote: İki Yaratıcı Asilzadenin Arzu Serüvenleri

Konuşmacı: Mahmut Temizyürek
Tarih: 6 Nisan 2015
Saat: 16:00-18:00
Yer: Demir Demirgil Salonu

Konferans ücretsiz ve herkese açıktır.

Yayımladığı 1605 yılından bu yana, dünya edebiyatının yönünü belirlemiş olan Cervantes’in yazarlığı değildi yalnızca tartışılan, “üvey babasıyım” diyerek yarattığı Don Quijote karakteri ve bu karakterin farklı zamanlardaki edebi ya da toplumsal benzerleri de tartışma konusu oldu; 400 yıl boyunca, şu ya da bu nedenle. Üstelik kitabın ilk cildinin yayımlandığını duyan başkahramanı, konakladığı bir handa kitabı şöyle bir gören Mahzun Yüzlü Şövalye’nin kendisiydi tartışmacıların ilki. Don Quijote hakkında yazılan Kitabı şöyle bir karıştırıp beğenmemiş, yazarı Cervantes’i ağır sözlerle, -yalancılık, özensizlik, saygısızlık ve cahillikle- suçlamıştı. Bu sözler de yaz(g)ısına mahkûm bir kişilik olarak gene kitap içinde geçiyordu. Şövalyelik edebiyatını bir parodiye dönüştüren kitaptaki Don Quijote zengin yorumlara ilham veren bir örnekti artık. O ise kendisini –örneğin bir yerde- en mütevazı haliyle şöyle tanımlıyordu: “Sayın Berber, ben sular tanrısı Neptün değilim. Akıllı olmadığım halde kimsenin beni akıllı sanması için de uğraşmıyorum. Ben sadece dünyaya, gezgin şövalyelik tarikatının sancaklarının dalgalandığı o mutlu çağı canlandırmamakla düştüğü büyük hatayı anlatmak için uğraşıyorum. Fakat bizim yoz çağımız…” Hakkında yazılanlara öyle bir itirazı vardı ki, birçok serüveni unutulsa da bu sözler unutulmadı; bazıları bu itirazı doğrudan benimsedi.

Nâzım, Don Kişot’u örnek alarak çıkmamıştı yoluna. 1947’ye kadar kitabı okuduğuna dair de açık bir işaret görülmez. Ama o gençliğinden bu yana, önce “fedai ruhlu” sonra da “Don Kişot karakterli” bir devrimci sayıldı. Bu yargılardan hiç gocunmadığı gibi, “yürekte çarpan (bir) akıl”la sahiplendi “ölümsüz gençliğin şövalyesi”ni. Nâzım, “Don Kişotluk ettiği” zamandan bu yana kendince şöyle biriydi: “Bir dev gibi seviyordu dev. /Ve elleri öyle büyük işler için / hazırlanmıştı ki devin,”. Ayrıca Don Quijote’nin “bu yoz çağ” dediği kapitalizme karşı üstlendiği görev ile Nâzım’ınki içerikte aynıydı. Don Quijote’nin “mutlu çağ” diye bildiği, geçmişte kalmış, bugünse acilen kurulması gereken komünal ütopya “altın çağ”ın bir benzerine Nâzım, varılacak olan “komünizm çağı” diyordu. Bu uğurda, tıpkı yaşlı şövalye gibi, 19 yaşından bu yana bu çağın gerçekleşmesi için bütün yaşamını adıyordu. Ortak mottoları şuydu: İyilik, doğruluk, güzellik, haklılık için savaşımda “şerefle” yaşamak.

Nasıl olmuştu da “paşazade” Nâzım, hem yazdıklarıyla hem yaşamıyla kendisinin de açıkça söylediği gibi “Don Kişot’a benzemişti; ( “ama, dıştaki Don Kişot’a”.) Türkiye’yi ve dünyayı yaklaşık 100 yıldır yazıp yaptıklarıyla etkileyen gerçek bir “şair*kahraman” karakter ile 400 yıldır modern bilinci her yönüyle meşgul eden hayali (üstelik deli) bir kahramanın karşılaştırmasını yapmaya kalkışmak, delilik değilse, öncelikle hangi mantığa sığıyor? Karşılaştırmaya çalışsak; bizden önce ne söylenmiş, biz ne söyleyebilir oluruz? Konumuz kısaca budur.

NH2mt

 

Poster Tasarımı: Burak Şuşut